2017/1: Aneze Aşireti ve Osmanlı Arşiv Vesikalarındaki Yeri
#1
[Resim: ilmi-1.jpg]


OSMANLI-TÜRK-ARAP MÜNASEBETLERİ BAĞLAMINDA
ANEZE AŞİRETİ
ve OSMANLI ARŞİVLERİNDEKİ YERİ
(Beytullah İmzaoğlu – iletisim@beytullahimzaoglu.com[1])

GİRİŞ

Osmanlı Devleti’nin Arap coğrafyasındaki hâkimiyeti pek çok eserlere mevzuu olmuş bir bedahettir. Biz de naçizane bu makalemizde Osmanlılarla, Osmanlı-Arap coğrafyasındaki aşiretlerden birisi olan “Aneze” arasındaki münasebet hakkında kısa bir araştırma yapacağız. Evleviyetle Aneze Aşireti hakkında muhtasar bilgiler verip ardından Devlet-Aşiret, Aşiret-Aşiret, Aşiret-Meskûn Ahali ve dolayısı ile Meskûn Ahali-Devlet arasındaki münasebeti tasnif altında -kısaca- izah edeceğiz. Kaynaklarımız ağırlıklı olarak Osmanlı Arşivi olup, birkaç araştırma esere de başvuracağız. Aneze Aşireti hakkında Osmanlı Arşivi’nde yüzlerce vesika vardır.

Osmanlı Devleti; bin üç yüzlü senelerden itibaren bölge ve dünya siyasetinde yavaş yavaş yer almaya başlamıştır. Evvela Rumeli ve Anadolu’yu fetheden Osmanlılar ardından müstemlekeci devletlerden dindaşları olan Müslüman ahaliyi ve yine müstemlekeci devletlerden Müslümanların mübarek beldelerinden olan Mekke ve Medine’yi yâni Haremeyn’i kurtarmak[2]  kastıyla Arap coğrafyasına yönelmişlerdir.[3] Osmanlıların Arap coğrafyasındaki hâkimiyetinin derecesi zikzaklı olmasına rağmen I. Cihan Harbi’nin nihayetine kadar devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin şartlar icabı Arap coğrafyasına yönelmesinden sonra karşısına çıkan kabilelerden birisi de Aneze Aşireti’dir.

1) ANEZE AŞİRETİ’NİN TARİHİ SEYRİNE KISA BİR BAKIŞ

1.1) ANEZE AŞİRETİ’NİN MENŞEİ

(عنزة) Aneze Aşireti günümüzde de varlığını sürdüren kadim Arap kabilelerinden birisidir. Kabileye adını veren Âmir, bir kimseyi kısa mızrak manasına gelen “Aneze” ile öldürdükten sonra kabilesi bu adla meşhur olmuştur. Âmir’in şeceresi Adnan’a kadar uzanmaktadır. Kabilenin anayurdu ise Yemâme’dir. Câhiliye devrinde Süayr adında bir puta tapan Anezeliler, İslâmiyet’ten bir asır evvel otlak bulmak gayesiyle Fırat Nehri taraflarına göç etmişlerdir. Aşiret mensuplarından bazıları Kûfe’ye bazıları da IX. asırda Musul taraflarına yerleşmişlerdir. XII. asırda bir grubu da Hayber tarafına gitmişlerdir. Aneze Aşireti’nin o zamandan XVII. asra kadar olan tarihleri ise karanlık içinde olup haklarında pek bir malumat bulunmamaktadır.[4]

1.2) GÜNÜMÜZDE ANEZE AŞİRETİ

Aşiret bugün de varlığını sürdürüyor demiştik, aşiretin varlıklarını devam ettiren kolları, Ruvale, Amarat, Fed’an ve Sebea’dır. Bu kabileler Suriye ve Irak havalisinde çok dağınık bir hâlde yaşamaktadırlar. Aşiretin yine Necid, Hicaz hatta Ifrıkiyye’de yaşayan mensupları da vardır. Bedevi[5] hayatı yaşayan kabile mensuplarının bir kısmı deve bir kısmı da koyun yetiştirmek suretiyle hayatlarını idame ettirirler. Bazılarıysa şeyhlerinin liderliğinde hadari (hazari/medeni/yerleşik) bir hayat sürdürmektedirler. Göçebe yaşayanlar kış gelmeden güneye Şammar tepelerine göç ederler ve nisan ayından itibaren de tekrar kuzeye gelirler.[6] Aşiret hakkında bu kısa bilgileri verdikten sonra Osmanlı Devleti ve aşiretlere dair olan siyasetinden ve Aneze Aşireti’yle Osmanlı Devleti’nin münasebetinden de kısaca bahsetmekte fayda vardır.

1.3) OSMANLI DEVLETİ VE ANEZE AŞİRETİ

Osmanlı Devleti, Suriye’deki ilk hâkimiyetini Fadl ve Mevali gibi güçlü Arap kabilelerini destekleyerek pekiştirmiştir. Ancak Aneze ve Şammar aşiretleri adı geçen kabilelere galip gelince bölgede huzursuzluk ve asayişsizlik oluşmuştur. Yöre halkından yurdunu terk edenler olmuştur. Bunun üzerine devlet tarafından bölgeye Türk oymakları yerleştirilmiştir. Fakat Aneze istilası karşısında başarılı olamayan bu oymaklar, 1691 senesinde Anadolu’ya geri dönmüşlerdir. Devlet bu hâlden valiyi mesul tutmuş ve oymakların bölgeye tekrar iskânını emretmiştir.[7]

Aşiretler arasında tarih boyunca mücadeleler noksan olmamıştır. Aneze Aşireti’nin en büyük rakibi Şammar Aşireti olup bu iki aşiret arasında daimî kavga, çapul ve savaş eksik olmamıştır. Anezeliler nüfusça Şammar Aşireti’nden iki kat fazladır ve Yezidilerden de destek görmektedirler.[8] Aneze ve Şammar aşiretlerinin soyundan gelen Suud ve Reşid, XIX. asırdan itibaren güçlenmeye başlamış ve bölgenin en güçlü yapılarını oluşturmuşlardır. Görüldüğü gibi birkaç asırda bir bölgenin hâkimleri değişmektedir. Evvela, Fadl ve Mevali kabileleri sonra Aneze ve Şammar aşiretleri ve sonra da onların soyundan gelen Beni Suud ve Beni Reşid bölgede hâkim vaziyete geçmişlerdir.

Aneze Aşireti’nin Fadl ve Mevali kabilelerini yerlerinden ettiklerini ifade etmiştik bunun üzerine XVII. asırdan itibaren Osmanlı Devleti, Hac yolunun emniyeti için Anezeliler ile iş birliği yapmıştır. Bu iş birliğine göre Anezeliler, Osmanlı hazinesinden bir ödeme mukabili hacıları ve hac kervanını diğer bedevi aşiretlerin saldırı ve yağmalarından muhafaza etmekle vazifelendirilmişlerdir.[9] Aneze yalnız Şam Hac kervanını muhafaza etmek ile iktifa etmemiş, bu kervana deve, at ve eşek de temin etmiştir.[10] Deve ticareti o kadar ehemmiyetli bir yer işgal etmiştir ki her yıl sadece develerden mürekkep bir kervan Halep’e gitmiştir.[11] Anezeliler, devletten ödemeyi alamadıklarında ise 1757 senesinde olduğu gibi diğer kabileler ile birleşip Hac kervanının soyulmasına iştirak etmişlerdir.[12]

Aneze Aşireti’ne mensup Mesalıh kabilesinden Dir’iyye emiri Muhammed b. Suud (öl.1765)[13], Abdülvehhab b. Muhammed’in fikirlerini benimseyerek bölgede güçlenmeye başlamış ve Osmanlı yakınçağının en mühim gailelerinden birisi olan Vehhabi Hareketi ve isyanının temelini atmıştır. Anezelilerin bir grubu bu harekete destek olurken bir grubu da vergi vermemek için onlara karşı cephe almışlardır.[14] Aneze Aşireti, 1815 senesinde Beni Saîd Aşireti ile birleşerek bütün Suriye çöllerini istila edip Halep’in etrafındaki köyleri ve tarlaları yağma ve tahrip etmişlerdir. Onlara Türk oymakları da iştirak etmiştir.[15] Anezeliler, 1850-1860 seneleri arasında yine Halep’e saldırmışlardır. Bütün bunların üzerine bölge emniyeti çok tehlikeli bir hâl almıştır. Osmanlı valileri bunlara bir çözüm bulmak için diğer kabileler ile iş birliği yapmışlar ve kabileleri birbirlerine karşı kullanarak bölgede huzuru sağlamaya çalışmışlardır. Bu tedhiş hâli Halep valisi Ömer Paşa ve Bağdad valisi Midhat Paşa’nın gayretleriyle yavaş yavaş nihayete ermeye başlamıştır.[16]

Anezelilerin, Havran Dürzileri ile de arası pek iyi değildir. Çünkü Dürziler hem Aneze Aşireti’ne karşı diğer kabilelere destek olmaktadırlar hem de onların karşılarına mâniler çıkarmaktadırlar. Bu sebeple 1796 senesinde vukuu bulan Havran Dürzilerinin ayaklanmalarına Aneze Aşireti iştirak etmediği gibi bu isyanın devlet tarafından tenkiline de yardımcı olmuştur.[17]

I. Cihan Harbi (1914-1918) sırasında ise Aneze Aşireti ikiye bölünmüş ve bu “İki taraf arasındaki mücadele Fransız ve İngilizler tarafından büyük miktarda para verilerek ve nüfuzlu kabile şeyhleri yüksek maaşlı görevlere tayin edilerek önlenebildi. Bu politika Suriye ve Irak hükümetleri tarafından da takip edilmiştir. Aneze’nin Amârât kolu Bağdat’ın 11 Mart 1917’de düşmesinden sonra İngilizler’e katıldı. Diğer önemli kol Ruvâle ise Eylül 1918’e kadar müşterek harekâta katılmadı. Şeyhleri Nûrî b. Şa‘lân Arap ve İngiliz kuvvetleriyle Ekim 1918’de Dımaşk’a girdi.”[18]

1.4) ANEZELİLERİN KÜLTÜRÜ

Kabile mensupları, geniş bir gömlek ve bu gömleğin üzerine aba giymektedirler. Başlarına mendil örtüp üzerine ikal sarmaktalar ve saçlarını uzatıp önden örmektedirler, aşiret mensubu kadın ve erkeklerin kıyafetleri aynıdır.[19] Kabile mensupları nakledildiğine göre namaz ve oruç gibi ibadetler konusunda çok ihmalkârdırlar. Vehhabilerin tesiriyle bu ibadetleri bir süre yapar görünmelerine rağmen bir müddet sonra adı geçen ibadetleri tekrar bırakmışlardır.[20] Bugünkü Kuveyt ve Bahreyn’deki hükümdar aileleri de Aneze Aşireti’ne mensupturlar.[21]

2) ANEZE AŞİRETİ VE OSMANLI ARŞİVLERİNDEKİ YERİ

Tarihi serüvenini muhtasaran verdiğimiz Aneze Aşireti hakkında Osmanlı Arşivi’nde yüzlerce vesika olduğu daha evvel zikredilmişti. Bunların hepsini bir makale hacmi dahilinde incelemek imkanının olmadığı takdirden uzak değildir. Bu sebeple bu vesikalardan mühim bir kısmının başlıklar hâlinde incelemesini yapacağız. Yeri geldikçe de Osmanlı Devleti’nin umumi siyasetine de atıflarda bulunacağız. Giriş kısmında da tebarüz ettirdiğimiz üzere araştırmamızı 4 cihete teksif ettik. Devlet-Aşiret, Aşiret-Aşiret, Aşiret-Meskûn Ahali ve Meskûn Ahali-Devlet arasındaki münasebetler.

Bu arada hemen ifade edelim ki ilmi eserlerin en mühim ciheti hurda malumat vermek değil; tasnif edilmiş, tenkid ve tahlil süzgecinden geçirilmiş bilgiler vermektir. Bu sebeple biz de kendimizce tasnif ettiğimiz, tenkid ve tahlil süzgecinden geçirdiğimiz bilgileri kaleme alacağız fakat hemen tebarüz ettirelim ki tasniflerin kesin çizgilerle ayrıldığını iddia etmek doğru olmayacaktır. Misal vermek gerekirse hususiyle doğrudan devlet ve aşiret arasında olmayan münasebetlerin hepsi dolaylı olarak devlet ve meskûn ahali arasında olmaktadır.

2.1) OSMANLI DEVLETİ ve TEMEL BİR SİYASETİ

Osmanlı Devleti’nin tatbik ettiği temel bir siyaset vardır, “Millet Sistemi”[22] adıyla maruf olan bu siyasetin tatbikatı neticesi Müslümanlar tek bir millet kabul edilir, dolayısı ile Müslümanların hamisi olan Osmanlılar, makalemizin mevzuu olan Aneze Aşireti’nin mensup olduğu Müslüman Arapları kendilerinden ayrı görmemişler ve onlara pek tabiî olarak kendi vatandaşları gözüyle bakmışlardır.[23] Bununla birlikte Osmanlılar fethettikleri herhangi bir bölgede hemen tahrir yaparlar ve ardından Nişancı o bölge için bir kanunname hazırlardı.[24] Bu kanunnamede bölgenin eski idari, içtimai, iktisadi ve sair tarafları incelenir ve umumiyetle de bunlar muhafaza edilir ve bu bir zenginlik sayıldığı gibi pratik ihtiyaçlara da cevap verirdi. Devletin temelde ise iki hedefi vardı;

I)  Nizam, intizam bozulmasın yâni isyan çıkmasın (Sulh, sükûn ve adalet devam etsin)
II) Vergi, herkes vergisini ödesin.

Osmanlıların anlayışına göre bu iki temel hedefin tatbikine kim mâni olmaya çalışırsa çalışsın, te’dib ve tenkil edilirdi.[25]

2.2) OSMANLI DEVLETİ VE ANEZE AŞİRETİ ARASINDAKİ MÜNASEBET

2.2.1) Maaş Ödenmesi

Osmanlı Devleti daha evvel de beyan edildiği üzere Hac yolunun emniyeti için bedevi aşiretlerle yakın münasebetlere girmekte ve onların gazabından hac kervanını ve dolayısıyla meskûn ahaliyi de muhafaza etmek için kendilerine bir nev’i maaş ödemektedirler. Buna dair makalemiz ana mevzuu olan Aneze Aşireti hakkında da arşivde muhtelif kayıtlar vardır.

1849 senesinde Şam Valisi’ne hitaben yazılan bir yazıda “Hacc-ı Şerif kilerinin her sene zahire ve sair mühimmatının nakline memur olan Aneze ve Ben-i Dehr urban şeyhlerinin iktiza eden ücretlerinin verilmesinden, şeyhlerin eski ücretlere razı olmadığından” bahsedilir. Bununla birlikte muhtelif rakamlar zikredilir ve kime ne kadar ücret verilecek, miktarları da beyan edilir.[26] Görüldüğü üzere bu husus pazarlık sebebi dahi olabilmektedir.

Osmanlı Devleti, aşiret reislerine veya mensuplarına birtakım unvanlar vererek onların devlete olan bağlılıklarını ziyadeleştirmek istemiştir, bu hususta; 1894 senesinde Dahiliye Nezaret-i Celilesi’ne sunulan mazbatada bahis vardır. Aynı mazbatanın hülasasında ise “Aneze Aşireti Kaymakamlık ve Kitabet maaşının Zor Mutasarrıflığı Mal Sandığı’ndan tesviyesine dair”[27] diye yazılmıştır, vesikalardan anlaşıldığı kadarıyla sadece, doğrudan merkez hazinesinden değil sair kaynaklardan da bu ödeme yapılmaktadır.

Maaşların hangi tarihlerden itibaren verileceği de mevzuubahis olmaktadır buna dair bir misal olarak 1908 senesine aid bir vesikada “Aneze Şeyhliğine mahsus maaşın şeyh tayin edilen Haçem’e” hangi tarihten itibaren maaşın verileceğinden bahsedilmektedir.[28] Bu tarz vesikalar sayesinde Haçem’in şahsında şeyhlerin hangi tarihte tayin edildiği de tespit edilebilmektedir.

2.2.2) Maaş Talebi

Devletin maaş siyasetinin bir aksülameli olarak, aşiretler tarafından ahaliye zulmederek maaş talebinde bulunanlar da olmaktadır fakat devletin, aldığı tedbirlerle en azından şu misalde bu hale müsaade etmemiş olduğu görülmektedir;

“Makam-ı Mualla-yı Sadaret-Uzma’ya” diye başlayan 1861 senesinde aid bir arizada “Sene-i sabıkada bu mevsimler Aneze urbanı” diye başlayan ve aşiret tarafından ahali ve fukaraya türlü zulümler yapıldığı anlatılan yazıda, Cüdan’ın ahaliye musallat olmamak için kendisine maaş bağlanmasını talep ettiği fakat alınan askeri tedbirler sebebi ile yeniden tasalluta cesaret edemeyeceği[29] meselenin evveliyle birlikte “Aneze urbanından Cüdan bu sene dahi maaş talebiyle hayli kıl ü kal etmiş ise de alınan tedbir üzerine bir gûne tecavüz ve tasalluta mütecasir olmadıklarından” ifadeleriyle anlatılıp, devamında diğer şeyhlerin hükümete sadık olduğu ifade edilip, Halep’te de asayişin berkemal olduğu tebeyyün ettirilmiştir.[30]

2.2.3) Şeyh/Reis Tayini

Osmanlı Devleti pek tabii olarak aşiret şeyh ve reislerinin tayinlerine de müdahil olmaktadır. Bu tayinler hakkında bazen ordu kumandanları da fikirlerini ifade etmektedirler.

Altıncı Ordu Kumandanlığından Bab-ı Seraskeri’ye hitaben yazılan 1905 senesinde aid bir işarda “Aneze Aşireti reisi Fahd ez-Zaim’in sadakatle ve güzelce vazifesini yaptığı halde  bir seneden beri maaşını alamadığı için vilayete müracaat ettiği bunun üzerine aşiret arasına nifak ilka etmek isteyen Şerif-zade Süleyman Çelebi’nin faaliyete geçtiği fakat bu müracaatın sadakatten ayrılmak demek olmadığı ve Fahd ez-Zaim yerine, Fahd Abdülmuhsin’in geçeceğine dair haberler geldiği bunun bütün aşiret arasında hoş karşılanmayacağı ve nifak zuhur edeceği” anlatılır.[31] Görüldüğü üzere şeyh/reis tayini veya tasdiki ciddi bir mesele olup mensupların beğenmeyeceği birinin o makama gelmesi tehlikeli bir hâl manasına gelmektedir.

2.2.4) Ceza Verilmesi

Osmanlılar pek tabii olarak birtakım suçlar mukabil aşiretlilere cezalar vermektedirler.

Aneze Aşireti mensuplarından bazılarına ceza verildiğine dair 1860 senesinde sadarete yazılan ve “Anezelü Cüdan’ın rüfekasından olup mukaddemce” diye başlayan bir vesikada, olanlar sayıldıktan sonra Cüdan’ın arkadaşlarından kimisinin Akka’da küreğe konma cezası almasına dair bilgiler vardır ve ceza alacak şahısların hapis tarihlerinin de bildirilmesi istenmektedir.[32]

2.2.5) Aşiretin İskânı Meselesi

Osmanlı Devleti’nin kadim siyasetlerinden birisi de sevk ve iskândır. Bu hususta pek çok şey yazıla gelmiştir. Burada bunlardan bahsedecek değiliz fakat Arap aşiretlerinin iskânına dair pek bir şey yazılmamıştır. Aneze Aşireti üzerinden, Osmanlıların buna dair teşebbüslerden birkaç misal vermek yerinde olacaktır.

Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden 1914 senesinde Zor Mutasarrıflığı’na çekilen bir telgrafta  “Aşairin taht-ı nezarette bulundurulması lüzumu evvelce vukuu bulan işarınız üzerine Müfreze Kumandanlığı’na Musul’dan bildirilmişti.” denilerek “Harran ve Rakka’ya iskânlarının diğer aşiretlerin aksülamelini çekeceği buna nispet Musul ve Zor’dan kuvvet sevkiyle vukuatın önünün alınabileceği ama mütemadiyen kuvvet bulundurmak kabil olamayacağı ve Urfa havalisine gelmelerinin men edildiği takdirde sükun ve asayişin takriri ile ve bu vesile ile iskânlarının da edilebileceği” ifade edilerek “Bu suretle varidat-ı devletin tezayüdünü intaç eyleyeceği Urfa Mutasarrıflığı’ndan cevaben işar kılınmış ve iskân meselesinin esası itibariyle muvafık görülmüş” olduğu anlatılarak aşiret arasında imkan ve ihtimal dahilinde vukua gelebilecek hadiselere şimdiden tedbir alınması istenmiştir.[33]

Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden yine 1914 senesinde bu defa Urfa Mutasarrıflığı’na çekilen bir telgrafta ise “Aneze aşairinin bulundukları meralardan Zor’a iadeleri için Rakka’ya bir müfreze sevk edilmiş ise de seferberlik münasebetiyle şimdilik” buna son verildiği “Seferberliğin hitamını müteakip aşairin Zor dahiline avdetleriyle iskânları esbabına müsaade olunacağı Zor Mutasarrıflığı’na bildirilmiştir” denmektedir.[34] I. Cihan Harbi sırasında vukua gelen bu teşebbüslerin gerçekleştirilemediği bilinmektedir. Bununla birlikte devleti idare edenlerin geleceğe dair planlar yapmaları devletlerinin nihayete ereceğine dair ciddi bir endişelerinin olmadığına dair bir işaret olabilir. Bunun yanında aynı zamanlarda zuhura gelen Ermeni sevk ve iskânına dair de birkaç kelam etmek istiyoruz sevk ve iskân Türk-İslâm devlet geleneğinde çok eskiden beri olagelen bir vakıadır. Bu siyasetin en azından Selçuklulardan beri tatbik edildiği bilinmektedir.[35] Dolayısı ile Ermeni sevk ve iskânının sadece başka devletlerin tesiri ile değil devletin kendi geleneklerin neticesi olarak yapıldığını söylemek mümkün hatta daha isabetlidir, zaten devrin şartları icabı başka devletlerle fikir alışverişi ise gayet tabiidir.

2.2.6) Bâzı Calib-i Dikkat Projeler

Osmanlı Devleti’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” darb-ı meselinde veciz bir surette ifade edildiği üzere insaniyet merkezli bir devlet felsefesine sahip olduğu, beyanı gerekmeyecek kadar maruf olan bir vakıadır.

Aneze Aşireti’nin yaşadığı El-Cezire, Suriye ve Irak havalisinde olan kaosa ve asayişsizliğe son vermek için devlet adamlarının birtakım projeler geliştirdikleri görülmektedir. Bu projelerin hem iskân siyaseti ile hem de Osmanlı Devleti’nin ana siyasetlerinden olan halkın refah ve saadeti[36] temel hedefiyle de alâkalı olduğu vesikalardan anlaşılmaktadır.

“Arabistan Ordu-yı Hümayunu müşiri, Şam Valisi ve Haleb Valisi hazeratına” hitaben 1848 senesinde yazılan bir kaime de “Aneze Aşireti ve sair urban eşkıyanın Haleb’e merbut Zor ahalisi ile Şam-ı Şerif havalisi ahalisine vukuu bulan tasallutlarının men’i ve ref’i” emredilmektedir. Bununla birlikte “Hama, Humus, …, …, kazalarından olan 12 neferin firari olduğu” ifade edilmektedir. Aynı vesikada “Adı geçen urban eşkıyalarının tasallutlarına mâni olmak için Zabıta teşkil edilmesi bunun her daim hükumetin elinde bulunması, Zabıta için askerden kâfi miktarda kimsenin alınması ve münasip birinin memur kılınması” istenmektedir. Bunun yanında “Nehr-i Fırat’ın yanına bir kale yapılması da” emredilerek “Bunun hem ahalinin emniyeti için hem de pek çok faydayı müstelzim” olduğuna işaret edilerek “Urbanın ve eşkıyanın da zabt ü rabt altına alınacağından” ve “Maliye Nezaret-i Celile’sinin bedelini karşılayacağından” bahsedilmektedir.[37]

Yaver-i Ekrem Ahmed Şakir Paşa[38] (1838-1899) reisliğinde bir komisyonun hazırladığı ve 1891 senesinde Sultan II. Abdülhamid’e (1876-1909) sunduğu bir mazbatada da dikkate değer projelerden bahsedilmektedir. Buna göre; Aneze ve Şammar aşiretlerinin sâkin bulundukları bölgelerin sürekli inzibat altında tutulması ve oraların başka bedevi aşiretlerin tasallutlarından korunması için, bidayette, buralarda dolaşan birtakım küçük aşiretlerin iskân edilmesi gerekmektedir. Bu bölgenin ortasında ve bütün aşiretlerin ihtiyaç duyduğu Fırat Vadisi’nde bir Fırat yahud Ceziretü’l-Arap Vilayeti teşkil olunmalıdır. Buraya askeriyeden güçlü ve muktedir bir vali tayin edilmelidir. Bu valinin maiyetine Dördüncü, Beşinci ve Altıncı ordulardan tefrik edilecek bir fırka asker verilmelidir. Vali buralarda bir müddet örfi idare tatbik ederek diğer aşiretlerin de muntazam bir idare altına alınmasına gayret etmelidir. Develi alaylar da teşkil edilmelidir.[39] Ahmed Şakir Paşa’ya göre burada “8-10 milyon Müslüman ahali yaşamaktadır. Bunların hepsi Müslüman olmaları hasebiyle dini ve siyasi cihetten Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları ne kadar kuvvetliyse idari cihetten hâl tam tersidir ve bağlılıkları o kadar zayıftır” Mazbatada dikkate değer bir diğer projeden de bahsedilmektedir. Buna göre; Fırat Vadisi bütün Aneze urbanının otlağı olduğu gibi, aşiretin bir kısmı da bu bölgede ziraatla meşguldür. Bu vadi her ne kadar er ya da geç bir demir yolu güzergahı olacak olsa bile, şimdilik burada muntazam vapur işletmesine şiddetle ihtiyaç vardır. Fırat Nehri’nin zaten Seyr-i Sefain’e kabiliyeti olması hasebiyle bir İdare-i Nehriye teşkil edilip vapur işletmeye başlandığı takdirde vilayet boylu boyunca birbirine bağlanacak böylece az bir kuvvetle bütün vilayette asayişin sağlanması mümkün olabilecektir. Ayrıca Fırat Vadisi boyunca Halep’ten Basra’ya kadar bir demiryolu inşası veya bu olmadığı takdirde birkaç parça küçük vapurlar ile Meskene’den Bağdad’a kadar bir İdare-i Nehriye tesis edilmesi gerekmektedir.[40]

Bu vesikalardan anlaşıldığı üzere aşiretlerin devlete olan merbutiyetleri dini bağları sebebiyledir, buna nispet aşiretlerin hayat tarzlarından kaynaklanan bir idari kopukluk vardır. Bu da zikri geçen projeler ve iskân ile giderilebilmek istenmektedir. Aynı zamanda vesikalardan anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı Devleti sahip olduklarını halkı ile paylaşmak istemektedir.

2.3) ANEZE AŞİRETİ ve BAŞKA AŞİRETLERLE OLAN MÜNASEBETİ

2.3.1) Çarpışma, Yağma, Tasallut

Aşiretler arasında çatışmalar mâzide olduğu gibi Osmanlı hakimiyetindeki devirde de kaçınılmaz olarak vukuu bulmuştur. Osmanlı Devleti’nin ise bunlara mâni olmak için daima tetikte olduğu arşiv vesikalarından anlaşılmaktadır.

Aneze Aşireti’nin en büyük rakibi Şammar Aşireti ile olan çatışmalarına dair bahsi geçen mündericata sahip 1883 senesine aid iki vesikada “Aneze aşiretinin beyinlerinde olan husumetten dolayı” savaş kastı ile “Musul ve Diyarbekir vilayetlerindeki Şammar Aşireti üzerine hareket etmekte olduğu vilayat-ı mütecavireden bildirilmesi üzerine şu halin meni” için icap eden askerin sevk edildiği ve “Anezelülerden Musul etrafından gelen fırkanın dahi bir gûne tasallut ve gaile çıkarmalarına meydan verilmeyerek” gelenlerin çekilip gittikleri anlatılmaktadır.[41]

2.3.2) İttifak Arayışı

Aşiretler arasında ittifak arayışları da olmuştur. Bu ise daha büyük isyanlara veya hadiselere sebep olabileceği için devleti tedirgin etmektedir.
Dahiliye Nezareti’nden 1901 senesinde Zor Mutasarrıflığı’na çekilen bir telgrafta “Aneze’nin Milli Aşireti reisi İbrahim Paşa’nın daveti üzerine oraya gittikleri cihetle Halep ve Zor’dan asker sevk edildiği bunlara ilaveten Dördüncü Ordu-yu Hümayun Müşiriyeti’nden ve Diyarbekir Vilayeti’nden ilave kuvvet sevk edilmesi istendiği fakat mezkur Müşiriyet’ten  gelen telgraf name ile ittifakın aslı ve esasının olmadığının” anlaşıldığı ve “Şammar ve Aneze’nin çarpıştığı haberi alınması üzerine dört gün akdem bir müfrezenin Urfa’ya gittiği” yazılmaktadır.[42] Buna göre devamlı bir surette bu tarz çatışmalara mâni olmak üzere tetikte olan Osmanlı askerlerinin gayrinizami harp meselesinde baya tecrübe kazanmış olduklarını da söylemekte bir beis yoktur. Aynı şekilde Balkanlar ve Anadolu’nun doğusundaki çetecilik faaliyetlerine karşı koyma hareketleri de benzer bir tecrübeyi kazandırmıştır.[43]

2.4) ANEZE AŞİRETİ ve MESKÛN AHALİ ARASINDAKİ MÜNASEBET

2.4.1) Yağma, Tasallut, Zulüm

Evvelki pek çok vesikada da geçtiği üzere meskûn ahali üzerinde bir takım yağma, tasallut ve zulüm vaki olmuştur. Buna dair 1862 senesinde sadarete yazılan bir mazbatada “Urfa Eyaleti’nin etrafı açık olduğu için her sene Bağdad ve Musul çöllerinden gelen Aneze ve Şammar urbanlarının Harran Nahiyesi ve Suruç Kazası ve sair civar mahallerde türlü türlü zulüm yaptıkları bu sene de aynı şey vaki olursa kâfi miktarda askeri tedbir alındığı ve anlayacakları lisan-ı hâl ile mukabele edileceği” anlatılmaktadır.[44]

2.5) DEVLET VE MESKÛN AHALİ ARASINDAKİ MÜNASEBET

2.5.1) Tasalluta ve Zulme Karşı Ahaliyi Muhafaza Gayreti

Osmanlı Devleti’nin aşiretlerin hareketlerine dair yaptıkları her şey daha evvel de ifade edildiği üzere, aslında ahaliyi muhafaza gayesine de matuftur.

Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden 1914 senesinde Musul Vilayeti’ne çekilen bir telgrafta “Aneze aşairinin Harran ve Rakka kazalarına gelerek oraları işgal ettiği ve Şammar ve sair aşiretlerin birleşerek Aneze üzerine tecavüz etmeleri muhtemel bulunduğundan Şeyhlerin, Aneze’nin geldikleri mahalle iadesi lüzumunu Urfa Mutasarrıflığı’na bildirdikleri”nden bahsederek “Aneze’nin buraya bütün emvali ile geldiğini bu sebeple Urfa ve Zor’dan, lüzumu olursa Musul’dan kâfi miktarda kuvvet getirilerek muhafaza ve men-i müsademe ve tecavüzleri daha muvafık görüldüğünden” bahisle yeni yerlerinde kalmaları istenmiştir.[45]

Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden yine 1914 senesinde bu defa Zor Mutasarrıflığı’na çekilen bir telgrafta ise “Aneze Aşireti’nin bulundukları mahalden kaldırılmayarak Urfa ve Zor’dan ve icabında Musul’dan mikdar-ı kâfi kuvvet sevkiyle muhafaza ve men-i müsademe ve tecavüzleri daha muvafık görülmüştür” denilmiştir.[46] Burada derç ettiğimiz vesikalar aynı zamanda bedevi aşiretlerin iskânı meselesi ile de alakalıdır çünkü yakın tarihli diğer vesikalarda daha evvel bahsi geçtiğine nazaran devletin evvela aşiretlerin yeni geldikleri yerde kalmalarını istediği ancak sonra tekrar eski yerlerine gitmelerine karar verdiği anlaşılmaktadır.

2.5.2) Ahalinin Şikâyetleri ve Hak Talebi

Meskûn ahalinin merkeze şikayetlerde bulunduğu ve haklarını talep ettikleri de vakidir. Bunları da arşiv vesikalarından takip etmek mümkündür.

1890 senesinde İsmail, Ahmed, Şerif, Eyüb ve Fethi adlı hayvancılıkla uğraştığı intibaı uyandıran beş kimse Dahiliye Nezaret-i Celilesi’ne çektikleri bir telgrafta “Aneze Aşireti’nin Bağdad etrafındayken gasp ettiği hayvanlardan” bahsederek “Dört yüz deve ile Haleb cihetine savuştular” diyerek bunların “istirdadını” talep etmiştir. “Canımız Padişah-ı Velinimetimiz beyninde ricadır.”[47] ifadesi ile bunu doğrudan Sultan II. Abdülhamid’den istemişlerdir. Aynı mevzuu hakkında başka bir vesikada ise telgrafın çekildiğinden bahsedilmiştir.[48] Telgraftan bahis açılmışken şu bilgileri vermekte fayda vardır; yakın zamanların en mühim keşiflerinden birisi olan telgrafın Osmanlı coğrafyasında yayılması 1850’li yıllarda başlamıştır. Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1909) saltanatı devrinde ise bütün Osmanlı coğrafyasına hat çekilmiş ve pek çok vesikada da görüldüğü üzere sadece merkez-taşra münasebetinde değil bütün idari müesseseler için büyük kolaylıklar getirmiştir. Ahalinin şikâyetleri ve hak talepleri ve doğrudan padişahtan bunu istemeleri ise gerçekten de dikkat çeken bir başka mesele gibi görünse de bizce bu tabii bir hâldir. Çünkü Osmanlı devlet felsefesi icabı tebaaya merhametle muamele düsturu asırlardan beri tatbik edildiği için bu düstur, hem devletin altı asır yaşamasını temin etmiş hem de milletin aklında-kalbinde günümüzde de tezahürleri görülen bu vakıanın yerleşmesini sağlamıştır.

NETİCE

Osmanlı Devleti, birtakım sebeplerle Arap coğrafyasını kontrol altına almak mecburiyetinde kalmıştır. Buralarda kadim yapılarla karşılaşan Osmanlı idarecileri, bunları ana hatlarıyla muhafaza ederek riyasetlerini devam ettirmişlerdir.

Osmanlılar tarafından hakimiyet altına alınan coğrafyada yaşayan pek çok şehirli, konar-göçer ve bedevi hayatı yaşayan zümreler vardır. Bedevi hayatı yaşayanlardan birisi de Aneze Aşireti’dir. Arşiv vesikalarında zaman zaman aşiretin çoğulu olarak “Aşair” kelimesinin geçmesinden de anlaşılacağı üzere, Anezeliler çok kalabalık ve geniş bir coğrafyada yaşamaktadırlar. XVII. asırdan itibaren bölgenin en güçlü yapısı hâline gelen Anezeliler ile devlet daha yakından münasebetler kurulmuştur, bu münasebetin ana gayesiyse Hac yolunun emniyeti ve coğrafyadaki asayişin temin edilmesine ve devam etmesine mütealliktir.

Devlet ve aşiret arasındaki münasebetler umumiyetle maaş ödenmesi, maaş talebi, şeyh/reis tayini veya tasdiki, cezalandırma-mükafatlandırma, iskân gayretleri ve bir takım sair projeler üzerinden cereyan etmiştir. Osmanlıların bölgede yaşayanları kendi vatandaşları olarak gördükleri ve devlet felsefeleri icabı ciddi projeler istihsal ettikleri görülmektedir. Telgraf hatlarının çekilmesi, Hicaz ve Bağdad demiryolları projeleri, Fırat nehri üzerinde el-Cezire için düşünülen projeler bunlara birer misal teşkil etmektedir.

Aneze Aşireti ve sair aşiretler ile çarpışmalar, yağmalar, tasallutlar hiç eksik olmamıştır. Bu meyanda Aneze Aşireti’nin en büyük rakibi Şammar Aşireti’dir. Aşiretler arası ittifak arayışları olduğu gibi bu hususların devleti tedirgin ettiği de görülmektedir.

Aneze Aşireti’nin sadece diğer aşiretlere karşı değil meskûn ahaliye karşı da benzer yağma, tasallut, gasp gibi faaliyetleri olmuştur. Devletin bunlara mâni olmak için daima tetikte olduğu ve bu tarz hareketlere son vermek istediği görülmektedir. Bu daimî teyakkuz hâli, Osmanlı askerlerine gayrinizami harp hususunda büyük tecrübe kazandırmıştır.

Meskûn ahalinin de bu menfi fiillere karşı devletten haklarını istedikleri hatta doğrudan padişahtan bunu talep ettiklerini araştırmamız neticesinde görmüş bulunmaktayız.

Devletin aşirete bakışını az evvel tebarüz ettirmiştik. Peki aşiretler devlete nasıl bakıyordu? Bu hususta Yâver-i Ekrem Ahmed Şakir Paşa’nın sözlerine tekrar atıfta bulunmakta fayda vardır; “Bunların hepsi Müslüman olmaları hasebiyle dini ve siyasi cihetten Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları ne kadar kuvvetli ise de idari cihetten hâl tam tersidir ve bağlılıkları o kadar zayıftır.” Aşiretlerin devlete idari cihetten rabıtalarının zayıf olmasının sebeplerinden bir tanesi ise kadim/bedevi hayat tarzları icabı hürriyete ve kayıt altına alınmamak istememeleridir.

Son söz olarak şunu ifade edelim ki Osmanlı Devleti, dört asır kadar Arap coğrafyasına hükmetmiştir ve bu hakimiyetleri I. Cihan Harbi neticesi fiilen bitmiştir. Araplar ise umumiyetle devlete sadık kalmışlar ve onları başları kabul etmişlerdir.

EK

Aneze Aşireti’nin İskânına Dâir Bir Vesika

   
"Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti
(Şifre)  Urfa Mutasarrıflığı’na
Aneze aşairinin bulundukları meralardan Zor’a iadeleri için Rakka’ya bir müfreze sevk edilmiş ise de seferberlik münasebetiyle şimdilik bizzarure yine merkeze celp olunduğu seferberliğin hitamını müteakip aşair-i mezkurenin Zor dahiline avdetleriyle iskanları esbabına müsaadat olunacağı Zor Mutasarrıflığı’ndan bildirilmiştir."

KAYNAKÇA

TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANLIĞI DEVLET ARŞİVLERİ BAŞKANLIĞI OSMANLI ARŞİVİ (BOA)[49]

- Sadaret, Mühimme Kalemi Evrakı (A.} MKT.MHM)
- Sadaret, Meclis-i Vâlâ Evrakı (A.} MKT.MVL)
- Babıali Evrak Odası Evrakı (BEO)
- Dahiliye Nezareti Mektubi Kalemi (DH.MKT)
- Dahiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye İdaresi (DH. MUİ)
- Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi (DH. ŞFR)
- Dahiliye Nezareti Muamelat (DH. TMIK.M)
- İrade-i Dahiliye (İ. DH)
- Meclis-i Vâlâ (MVL)
- Yıldız Sadaret Hususi Maruzat Evrakı (Y.A.HUS)
- Yıldız Mütenevvi Maruzat Evrakı (Y.MTV)

ARAŞTIRMA-İNCELEME ESERLER

Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa (1838-1899), 1. Basım, Eren Yayınları, İstanbul, 1993

Abdülkerim Özaydın, “Aneze”, TDV İA, Cild III, İstanbul, 1991, sh. 195-196

Ali Akyıldız, Zekeriya Kurşun, Osmanlı Arap Coğrafyası ve Avrupa Emperyalizmi, 1. Basım, İBKY, İstanbul, 2015

Edward J. Erickson, Osmanlılar ve Ermeniler, 1. Basım, Timaş Yayınları, İstanbul, 2015

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 1. Basım, Arı-Sanat Yayınları, İstanbul, 2008

Hulusi Yavuz, Kâbe ve Haremeyn için Yemen’de Osmanlı Hâkimiyeti 1517-1571, İstanbul, 1984

Hulusi Yavuz, Yemen’de Osmanlı İdaresi ve Rumuzi Tarihi, Cild I, TTK Yayınları, Ankara, 2003

Kadir Mısıroğlu, Muhtasar Osmanlı Tarihi, Cild II, Sebil Yayınevi, İstanbul, 2013

Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, 19. Basım, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2010

Jane Hathaway, Osmanlı Hâkimiyetinde Arap Toprakları, 1. Basım, İBKY, İstanbul, 2016

Reckendorf, “Aneze”, MEB İA, Cild I, Eskişehir, 2001, sh. 433-434

Zekeriya Kurşun, Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hakimiyeti, TTK Yayınları, Ankara, 1998

Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, 1. Basım, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1993

DİPNOTLAR 


[1] Bu makale, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı’nda Ocak 2017’de Prof. Dr. Davud HUT Hoca’ya “Osmanlı Arap Eyaletlerinin Tarihi Coğrafyası 19-20. Yüzyıl” adlı ders için Yüksek Lisans vazifesi olarak takdim kılınmıştır.
[2] Ali Akyıldız, Zekeriya Kurşun, Osmanlı Arap Coğrafyası ve Avrupa Emperyalizmi, İstanbul, 2015, sh. 3-4.
[3] Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) bu mesele ve Haremeyn ve Müslüman ahali hakkında şöyle demiştir: “Vilâyet-i Yemen’in fetih ve teshîri husûsı mücerred tahsil-i mâl içün olmayup, el-‘iyâzü bi’llah, Portagâl kâfirinin Müslümanlara musallat olup ol vilâyete meslûbı, gayret-i hamiyyet-i dîn-i mübîne münâsib olmayup husûsan, matâf-ı halk-ı cihân ve kıblegâh-ı âlem ve ‘âlemiyân Ka’be-i Mükerreme’nin şıyâneti, ehemm-i mühimmât ve cümle-i farâyiz-i vâcibattan olduğı mükarrerdür.” 7 Numaralı Mühimme Defteri’nden naklen, Prof. Dr. Hulusi Yavuz, Kâbe ve Haremeyn için Yemen'de Osmanlı Hâkimiyeti 1517-1571, İstanbul 1984, sh. 134; Kadir Mısıroğlu, Muhtasar Osmanlı Tarihi, Cild II, İstanbul, 2013; Hulusi Yavuz, Yemen’de Osmanlı İdaresi ve Rumuzi Tarihi, Cild I, Ankara, 2003
[4] Abdülkerim Özaydın, “Aneze”, TDV, İA, Cild III, İstanbul, 1991, sh. 195-196
[5] Bedevi aşiretlerin ananevi içtimai ve idari yapısı hakkında bkz: Zekeriya Kurşun, Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti, Ankara, 1998, sh. 11-16
[6] Abdülkerim Özaydın, a.g.m; Reckendorf, “Aneze”, MEB, İA, Cild I, Eskişehir, 2011, sh. 433-434
[7] Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[8] Reckendorf, a.g.m, sh. 434
[9] Jane Hathaway, Osmanlı Hâkimiyetinde Arap Toprakları, İstanbul, 2016, sh. 227
[10] Jane Hathaway, a.g.e, sh. 228
[11] Aynı yerden
[12] Jane Hathaway, a.g.e, sh. 227
[13] BOA, DH-MUİ, (1328 Ca 17-4)’den naklen, Zekeriya Kurşun, a.g.e, sh. 23
[14] Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[15] Aynı yerden
[16] Reckendorf, a.g.m, sh. 434; Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[17] Reckendorf, a.g.m, sh. 434
[18] Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[19] Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[20] Reckendorf, a.g.m, sh. 434; Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[21] Abdülkerim Özaydın, a.g.m.
[22] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, İstanbul, 2008, sh. 321 vd.
[23] Osmanlı-Arap münasebetlerinin kısa bir hülasası için bkz: Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İstanbul, 1993, sh. 17-22
[24] Ekrem Buğra Ekinci, a.g.e, sh. 257-258
[25] Osmanlı’da Ceza Hukuku için bkz: Ekrem Buğra Ekinci, a.g.e, sh. 329 vd.
[26] BOA, A.} MKT.MHM. 753/85 (1265 Za 12)
[27] BOA, BEO 512/38389/1 (1312 Ca 09)
[28] BOA, BEO 3238/242785/1 (1325 Z 3)
[29] BOA, MVL 758/61/1 (1277 Za 1)
[30] BOA, MVL 758/61/2 (1277 Za 1)
[31] BOA, BEO 2690/201696/1 (1323 Ş 22)
[32] BOA, MVL 757/94 (1277 R 26)
[33] BOA, DH. ŞFR. 43/50 (1332 Ş 26)
[34] BOA, DH. ŞFR. 44/65 (1332 N 28)
[35] Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul, 2010, sh. 376-382
[36] Bu zihniyete dair bir misal olarak Sultan Abdülmecid (1839-1861) şöyle demektedir: “Memâlik-i Devlet-i ‘Aliyyemizin ma’mûriyeti ve kâffe-i tebaamızın refâh ve saâdeti kazâyâsının nuhbe-i âmâlimiz olduğu muhtâc-ı beyân değildir” bkz: BOA, İ.D. 306/19484/2 (1270 Z 14)
[37] BOA, A.} MKT.MVL. 9/13 (1264 Ca 28)
[38] Yaver-i Ekrem Ahmed Şakir Paşa’nın hayatı ve projeleri hakkında bkz: Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa (1838-1899), İstanbul, 1993
[39] BOA, Y.MTV 48/82/2-3-4 (1308 B 24); Zekeriya Kurşun, Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti, Ankara, 1998, sh. 144-145
[40] Aynı yerden
[41] BOA, Y.A.HUS. 175/55/1-2 (1301 M 30)
[42] BOA, DH.TMIK.M. 111/36 (1319 C 23)
[43] Benzer yorumlar için bkz: Edward J. Erickson, Osmanlılar ve Ermeniler, İstanbul, 2015
[44] BOA, A.} MKT.MHM. 240/47/2 (1279 Ra 23)
[45] BOA, DH. ŞFR. 43/32 (1332 Ş 22)
[46] BOA, DH. ŞFR. 43/34 (1332 Ş 22)
[47] BOA, DH.MKT. 1696/39/1 (1307 C 17)
[48] BOA, DH.MKT. 1696/39/2 (1307 C 17)
[49] Arşiv vesikalarının Dosya/Gömlek numaraları dipnotlarda verilmiştir.

...
İktibaslarınızda bu sayfayı şu şekilde kaynak gösteriniz:
Kaynak: www.Beytullahimzaoglu.com
...
...
İktibaslarınızda bu sayfayı şu şekilde kaynak gösteriniz:
Kaynak: www.Beytullahimzaoglu.com
...
Twitter - YouTube - Instagram


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  2017/4: Islahat Fermanı, Tarihi Zemini ve Metni Beytullahimzaoglu 0 289 07-05-2020, 16:38
Son Yorum: Beytullahimzaoglu
  2017/2: Sultan Abdülmecid (1839-1861) ve Arşiv Vesikalarına Göre Cülus-ı Hümayunu Beytullahimzaoglu 0 279 07-05-2020, 16:26
Son Yorum: Beytullahimzaoglu
  2017/1: Tanzimat Fermanı ve Aks-i Sedası Beytullahimzaoglu 0 240 04-05-2020, 19:27
Son Yorum: Beytullahimzaoglu

Hızlı Menü: